19 - Peygamberimiz buyuruyor ki:
Râvilerden Zirr b. Hubeyş anlatıyor:
"Mestlere nasıl mesh edileceğini öğrenmek için Safvân b. Assal'ın (R.A.) yanına gittim. Bana:
"Ey Zirr, niçin geldin?" diye sordu. Ben de:
"İlim öğrenmek için geldim." diyerek cevap verdim.
Bunun üzerine o şöyle dedi:
"Melekler, ilim öğrenmek isteyen kişinin bu isteğinden hoşlandıkları için üzerine kanatlarını gererler."
Ben dedim ki:
"Abdest bozulduktan sonra meste meshetmek işi kalbimi rahatsız etti.Siz. Allah'ın Resûlü'nün Ashabından olduğunuz için bu mevzuda onun birşey söylediğini duymuşsunuzdur."
Safvan şöyle dedi:
"Evet, seferde veya misafir bulunduğumuzda (Râvi bunlardan biriüzerinde şüphe ediyor) cünüplük halinin dışında, üç gün ve üç gecemestlerimizi çıkarmamamızı, abdest bozulduktan ve uykudan sonra abdestalırken mest üzerine meshetmemizi bize emrederdi."
"Sevgi hakkında bir şey söylediğini işittiniz mi?" diye sordum. Şöyle cevap verdi:
"Evet, işittim. Allah'ın Resûlü ile bir seferde beraberdik. O nun yakınında bulunduğumuz bir sırada bir Arap, yüksek sesle:
"Yâ Muhammed, diyerek seslendi. Allah'ın , Resûlü de onunkine yakın bir sesle:
"Evet, buradayım." diye cevap verdi. Arab'a dönüp:
"Allah'ın Resûlü'nün huzurunda bulunuyorsun, sesini alçalt, çünkü yüksek sesle bağırmaktan men edildin," dedim.
Arap:
"Asla alçaltmam." dedi. Sonra Allah'ın Resûlüne şunu sordu:
"Rütbelerine erişemediği bir topluluğu seven kimse hakkında ne buyurursunuz?"
Allah'ın Resûlü:
"Kişi kıyamet günü sevdiği ile beraberdir," buyurdu. Safvân b. Assâl sözüne devam ederek şunları söyledi:
"Mağribte bir kapı vardır. Bu kapının genişliği kırk veya yetmiş yıllıkyoldur; veyahud atlı bir insan o kapının bir tarafından diğer tarafınakırk veya yetmiş yılda varır."
Şam râvilerinden olan Süfyan şöyle dedi:
"Hz. Allah gökleri ve yeri yarattığı zaman, o kapıyı da tevbe için açıkolarak yaratmıştır. Güneş batıdan doğuncaya (kıyamete) kadar o kapıkapanmayacaktır."
TİRMİZİ
20 - Peygamberimiz buyuruyor ki:
Ebû Said Sa'd b. Mâlik b. Sinan el-Hudri (R.A.) rivâyet etmiştir:
"Sizden önce yaşayanlar arasında bir adam vardı. Doksan dokuz kişiöldürmüştü. Sonra, (Yer yüzünün en büyük âlimi kimdir?) diyesoruşturdu. Ona bir râhip gösterildi. Râhibin yanına gitti ve şunu sordu
"Doksan dokuz adam öldürdüm, tevbe etsem kabul olur mu?"
Râhip cevap verdi:
"Senin tevben kabul olunmaz."
Bunun üzerine adam râhibi de öldürdü, böylelikle yüz kişiyi öldürmüşoldu. Sonra; yeryüzünün en büyük âlimi kimdir? diye araştırdı. Ona âlimbir kimseyi gösterdiler. Alimin yanına gidip:
"Yüz kişi öldürdüm, tevbe etsem kabul olur mu?" dedi. Âlim şöyle cevap verdi:
"Evet, seninle tevbe arasında kim engel olabilir? Falan yere git. oradaAllah'a ibâdet eden insanlar vardır, sen de onlarla beraber Allah'a duaet, artık kendi köyüne dönme; çünkü orası kötü bir yerdir."
Âlimin bu cevabı üzerine adam yola çıktı; ancak yolun yarısına vardığızaman öldü. Rahmet melekleri ile azap melekleri bu adam üzerindetartışmaya giriştiler. Rahmet melekleri:
"Bu adam, candan tevbe ederek ve kalbini Allah'a yönelterek geldi." dediler.
Azap melekleri:
"Bu adam, hiçbir iyilik yapmamıştır," diyerek karşılık verdiler. Bukonuşmalardan sonra insan kılığında bir melek bunların yanına geldi.Melekler onu kendi aralarında hakem kabul ettiler.
Melek şöyle dedi:
"İki taraf arasındaki uzaklığı karşılaştırınız, hangi tarafa daha yakın ise adam o tarafındır."
Bunun üzerine her iki tarafın uzaklığını ölçtüler; adamın varacağı yeridaha yakın buldular. Bu yüzden adamı rahmet melekleri aldılar.
BUHÂRİ VE MÜSLİM
Başka bir rivâyette: "O adam, insanları iyi olan köye bir karış daha yakın bulunduğu için o köy insanlarından kabul edildi."
Başka bir rivâyette: "Allah, öteki köye uzaklaşmayı, beriki köye de yakınlaşmayı işaret etti ve ondan sonra meleklere:
"İki köy arasındaki uzaklığı karşılaştırınız," dedi. Karşılaştırmasonunda, insanları iyi olan köye bir karış daha yakın bulunduğu içinadam bağışlandı.
Daha başka bir rivâyet de şöyledir: "Göğsü ile insanları iyi olan köye doğru yönelerek ötekinden uzaklaştı."
21 - Peygamberimiz buyuruyor ki:
Râvilerden Abdullah b. Kâ'b anlatıyor:
Kâ'b bin Mâlik'i, Tebük gazâsında Allah'ın Resûlü'nden ayrı kaldığını anlatırken dinledim. Şöyle diyordu:
"Allah'ın Resûlü'nden Tebük gazâsının dışında başka hiçbir gazâda ayrıkalmamıştım. Bedir gazâsına katılmamıştım; ancak bu gazâyakatılmayanlar ayıplanmamışlardı. Çünkü, Allah'ın Resûlü ve MüslümanlarKureyş'in ticaret kervanını takip etmek amacı ile yola çıkmışlardı.Allah, Müslümanları birden düşmanları ile bir araya getiriverdi. (Busavaşta bulunmadım) ancak, Akabe gecesinde İslâm üzerine söz verirkenAllah'ın Resûlü'nün yanında idim. Bedir savaşı insanlar arasında her nekadar Akabe gecesinden daha meşhur ise de, Akabe'de bulunacağıma" Bedirsavaşında bulunsaydım demedim. Tebük gazvesinde Allah'ın Resûlü'ndenayrı kalmama sebep olan hikâye şöyledir:
Mal ve zaman bakımından, hiçbir zaman Tebük gazvesinde Allah'ınResûlü'nden ayrılıp kaldığımdakinden daha müsait değildim. Çünkü Tebükgazvesine kadar iki binek sahibi değildim. Bu gazve sırasında ise ikibineğim vardı. Allah'ın Resûlü bu gazâdan önce, herhangi bir yere gazâmaksadı ile gittiğinde gidilecek yeri bildirmez, başka bir yere gidergibi davranırdı. Tebük gazvesine çıkarken ise böyle davranmadı. Gidecekyer uzak, mevsim şiddetli sıcak ve savaşılacak ordu büyük olduğu içinmeseleyi baştan açıkladı. Savaşın büyüklüğüne göre gereken hazırlığınyapılabilmesi için Müslümanları durumdan haberdar etti. Allah'ınResûlü'nün yanında Müslümanlar çok fazla idi ve bunların adları birlisteye yazılmamışlardı.
Kâ'b sözlerine şöyle devam etti:
İnsan, asker arasından kaçan bir kimsenin, bu mevzuda bir vahy gelmedikçe, bu işin gizli kalacağını düşünebilirdi.
Az önce de söylendiği gibi Allah'ın Resûlü, Tebük gazvesini, meyvelerinolgunlaştığı ve gölgelerin arandığı sıcak bir mevsimde yapmıştı. Ben debunları çok seviyordum. Allah'ın Resûlü ile birlikte Müslümanlarhazırlanmağa başladılar. Ben de gazâya hazırlık yapmak için çıkar,fakat önemli bir iş yapmadan geri döner ve kendi kendime şöyledüşünürdüm: Bu işi istediğim zaman yapabilirim. Oysa daha hiçbirhazırlık yapmış değildim. Bir sabah gazâya hazırlık yapmak için yineçıktım; ancak bir şey yapma dan geri evime döndüm. Bu davranışım birsüre devam etti. Müslümanlar savaşa erişmek için acele etmişler, fakathenüz vuruşmaya başlamışlardı. O sırada yola çıkıp onlara erişmeyidüşündüm. Keşke bunu yapmış olsaydım; ancak bunu da yapamadım. Allah'ınResûlü Tebük gazâsına çıktıktan sonra insanlar arasında dolaşırkenkendime arkadaş olarak sâdece münafıklık damgasını alanlar ile özürleriyüzünden gazâya gidemeyen âcizleri görüyordum, bu bana üzüntüveriyordu. Allah'ın Resûlü, Tebük'e ulaşıncaya kadar beni aramamış,oraya vardıklarında topluluk içinde otururken:
"Ka'b b. Mâlik ne yaptı?" diye sormuş. Bu soru üzerine Beni Selime'den bir adam:
"Elbiselerine ve endamına bakarak gururlanması onun gazâya çıkmasını engelledi." demiş.
Adamın bu sözü üzerine Muaz b. Cebel:
"Ne kötü söz söyledin!" demiş. Sonra Allah'ın Resûlü'ne dönerek:
"Ey Allah'ın Resûlü, Allah'a yemin ederim ki, Kâ'b b. Mâlik hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz." demiş.
Bu söz üzerine Allah'ın Resûlü susmuş. Bu durumda iken beyaza sarılmış serap içinde dalgalanan bir adam görmüş ve:
"Ebû Haysem'e olaydı." demiş. Az sonra ne görsün, beyaza sarılmış adamgerçekten Ensar'dan Ebû Hayseme imiş. Ebû Hayseme, münafıklarkendisiyle eğlendikleri bir sırada, bir sa' hurma sadaka veren zattır.
Kâ'b sözlerine söyle devam etti:
"Allah'ın Resûlü'nün Tebük'ten dönüp Medine'ye doğru gelmekte olduğunuöğrendiğim zaman bütün varlığımı kaplayan bir üzüntü duydum. Birtakımyalanlar uydurmağa başladım; kendi kendime, Allah'ın Resûlü'nünöfkesinden nasıl kurtulacağım, dedim. Ailemden bu mevzuda bana yardımıdokunabilecek olanlara başvurdum. Daha önce uydurduğum bütün yalanlar,Allah'ın
Resûlü geliyor, denildiği zaman kafamdan dağılıp gittiler. Sorunda buyalanlardan hiçbiri ile Allah'ın Resûlü'nden asla kurtulamıyacağımıanladım. Ona gerçeği söylemeğe karar verdim. Allah'ın Resûlü dönüpgeldi. O yolculuktan döndüğü zaman önce Mescid'e gider, orada ikirek'at namaz kılar, sonra da halkın işlerini görüşmek için beklerdi.Tebük gazâsına katılmayanlar Allah'ın Resûlü'nün yanına gelipözürlerini söylediler ve inandırmak için yemin ettiler. Bunlar yaklaşıkseksen kişi idiler. Allah'ın Resûlü bunların görünüşte ileri sürdükleriözürlerini kabul edip kendileriyle biat etti; onlar için mağfiretdiledi ve içyüzlerini Allah'a havale etti. Ben de geldim. Selâmverdiğim zaman dargın kimse gibi gülümsedi. Sonra:
"Gel," dedi. Yürüyerek yanına vardım ve önünde oturdum. Bana şunu sordu:
"Niçin gazâdan geri kaldın? Binek satın almamış mıydın?"
Ben de şöyle cevap verdim:
"Ey Allah'ın Resûlü, Allah'a yemin ederim ki, sizden başka herhangi birkimsenin yanında bulunsaydım özür dileyerek onun öfkesindenkurtulabileceğimi zannediyorum; çünkü söz söylemesini iyi bilirim.Allah'a yemin ederek biliyorum ki, bugün yalan söyleyerek sizi memnunetsem de Allah sizi bana gücendirebilir. Doğrusunu söylersem sizin banakızacağınızı da biliyorum. Ancak yine de ben doğru söyleyeceğim veAllah'tan hayırlı bir sonuç bekleyeceğim. Yemin ederim ki, gazâyaçıkmamak için hiçbir özrüm yoktu. Şimdiye kadar hiçbir zaman, sizdenayrılıp evimde kaldığım zamankinden daha güçlü ve daha zengin değildim.Allah'ın Resûlü:
"İşte bu doğru söyledi. Şimdi kalk, hakkında Allah'ın hükmü vahyedilinceye kadar bekle." buyurdu. Ben de kalktım. Beni Selime'denbirçok insan arkama takıldılar ve bana şöyle dediler:
"Allah'a yemin ederiz ki, daha önce hiçbir suç işlemediğinizibiliyoruz. Tebük gazasına katılmayan başkaları gibi Allah'ın Resûlünebir özür beyan edemediğin için sana yazıklar olsun. Suçununbağışlanması için Allah'ın Resûlü'nün mağfiret dilemesi yeterli idi.Beni o kadar çok ayıpladılar ki, bir ara Allah'ın Resûlü'ne dönüp dahaönce yalan söylediğimi bildirmeyi düşündüm. Sonra onlara şunu sordum:
"Benimle birlikte aynı cezaya uğrayan başka biri var mı?"
"Evet, senin gibi cevap verdikleri için aynı cezaya uğramış iki kişidaha vardır." dediler. Onların kimler olduğunu sordum. Rebîa oğluMürâret'ül-Amirî ile Hilâl b. Ümeyyetü'l-Vâkıfî olduğunu bildirdiler.Bedir savaşında Allah'ın Resûlü'nün yanında hazır bulunmuş ve şimdibana örnek olabilecek bu iki iyi insanı gösterdiler. Bunlarısöyledikleri zaman yürümeye devam ettim. Allah'ın Resûlü; insanlara,aralarında kendim de bulunduğum bu üç kişi ile konuşmayı yasakladı.
Kâ'b sözlerine şöyle devam etti:
"Bundan sonra insanlar, bizden uzak durdular, bize karşı ilgisizdavrandılar. O kadar ki, doğup büyüdüğüm yer bana yabancı gelmeğebaşladı. Tanıdığım bir memleket olmaktan çıktı. Elli gün bu şekildeyaşadık. Diğer iki arkadaşım da ortalıkta görünmez oldular, üzüntüiçinde kalıp evlerinden. çıkamaz hale geldiler. Ben, onlardan daha gençve sağlıklı olduğum için evimden çıkıyor, câmide cemâatle namaz kılıyorve çarşıda geziniyordum;
fakat kimse benimle konuşmuyordu. Allah'ın Resûlü'nün yanına gelir venamazdan sonra kaldığı yerde ona selâm verir ve kendime. acaba selâmımıaldı mı, dudaklarını kımıldattı mı, diye gizlice bakıyordum. Allah'ınResûlüne yakın yerde namaz kılıyor ve namaz içinde ona bakıyordum.Namaza başladığında kendilerinin de bana baktığını ve gözgöze gelmemekiçin yüzünü çevirdiğini görüyordum. Müslümanların bu şekilde benimleilgilerini koparmaları uzun bir süre devam edince, çok sevdiğim amcaoğlum Ebû Kutade'ye gittim. Bahçesinin duvarını atlayıp, kendisineselâm verdim. Allah'a yemin ederim ki selâmımı almadı.. Kendisine şöylededim:
"Ey Ebû Kutâde, Allah için söyle, Allah'ı ve Resûlünü ne kadar çoksevdiğimi biliyor musun? Cevap vermedi. Sözümü tekrar ettim ve: "Allahiçin sana soruyorum," dedim. Yine cevap vermedi. Sözümü yine tekrarettim ve: "Allah için sana soruyorum". dedim.
Bunun üzerine şöyle dedi:
"Allah ve Resûlü daha iyi bilirler."
Bu cevabı üzerine gözlerim yaş ile dolup taştı, geriye dönüp duvardan atlayarak oradan uzaklaştım.
Bir gün Medine çarşısında geziniyordum. Şam kıptîlerinden Medine'ye yiyecek satmak için gelen birisi:
"Kâ'b b. Mâlik'i bana kim gösterir?" diye soruyordu. Halk da benigösterdi. Yanıma gelince bana Gassân Melikî'nin mektubunu verdi. Okuyupyazma bilenlerden olduğum için mektubu okudum. Mektupta şunlar yazılıidi:
"Efendinizin size karşı üzücü davranışlarda bulunduğuna öğrendim.Allah, sizi hakkın çiğnendiği ve insan kıymetinin takdir edilmediği biryerde yaşamak zorunda bırakmasın. Yanımıza gel, size ikramda bulunuruz."
Mektubu okuyunca kendi kendime bu da bir belâdır, dedim ve mektubu ateşe atıp yaktım.
Hakkımızdaki vahy gecikip de elli günden kırkı geçince Allah'ın Resûlü'nün elçisi geldi ve şöyle dedi :
"Allah'ın Resûlü size eşinizden ayrı oturmanızı emrediyor."
Ben de,
"Ne yapayım, eşimi boşayayım mı?" diye sordum.
"Hayır, eşinden ayrı oturacaksın, ona yanaşmayacaksın,"
diye cevap verdi. Allah'ın Resûlü iki arkadaşıma da aynı emri gönderdi.Bu emir üzerine eşime, annesi ve babasının yanına gitmesini söyledim vebu iş hakkında vahy gelinceye kadar ailesinin yanında oturmasıgerektiğini bildirdim.
Hilâl b. Ümeyye'nin eşi Allah'ın Resûlü'nün yanına gelip, "Ey Allah'ınResûlü, Hilâl b. Ümeyye güçsüz kalmış bir ihtiyardır, kendisine bakacakbir hizmetçisi de yoktur. Ona hizmet edersem, darılmaz mısınız?" diyesordu. Allah'ın Resûlü,
"Hayır, darılmam, fakat sana yaklaşmasın," dedi. Kadın;
"Allah'a yemin ederim ki, onun kımıldamaya bile gücü yoktur. Allah'ayemin ederim ki, başına gelen o olaydan beri durmadan ağlıyor," dedi.
Kâ'b sözüne şöyle devam etti:
"Yakınlarımdan bazıları bana söyle dedi: "Allah'ın Resûlü'nden eşininyanında kalması için İzin isteseydin olmaz mıydı? Hilâl b. Ümeyye'yehizmet etmesi için zevcesine izin verilmiştir. Sen de zevcenin yanındakalması için Allah'ın Resûlü'nden izin isteseydin." Ben de onlara şöylededim:
"Ben gencim, bu hâlimle eşimin yanımda kalması için Allah'ın Resûlü'nden izin istersem bilmem ki bana ne der?"
On gün eşimden ayrı kaldım; halkın bizimle konuşmaları yasaklandığındanberi elli gün geçti. Ellinci gecenin sabahında evlerimizden birinindamında sabah namazını kıldım. Allah'ın bizi andığı tarzda canımsıkıldığı ve çok geniş olmasına rağmen yeryüzü bana dar geldiği haldeotururken Sel dağında birisinin yüksek sesle bağırdığını duydum. Şöylediyordu:
"Ey Mâlik'in oğlu Kâ'b, müjdeler olsun."
Bunu duyunca kurtuluş gününün geldiğini anladım ve şükür için secdeye kapandım.
Allah'ın Resûlü, sabah namazını kıldıktan sonra, tevbemizin
Allah tarafından kabul buyurulduğunu insanlara bildirdi. Onlar da busevinçli haberle koşup bize geldiler. Aynı sevinçli haber ikiarkadaşıma da ulaştırıldı. Bana, birisi at ile,diğeri yaya olmak üzereiki adam koştu. Yaya olan Eslem dağına çıkıp seslendi. Sesini duyduğumadâm gelip bana müjdeyi verince, üzerimdeki iki elbisemi de çıkarıp,müjdesine karşılık olmak üzere ona verdim. Allah'a yemin ederim ki, ogün de bu iki elbisemden başka elbisem yoktu. Emânet iki elbise aldımve onları giydim. Allah'ın Resûlü'nü görmek arzusu ile yola çıktım.Halk bölük bölük beni karşılıyor, tevbemin kabülünü kutluyor veAllah'ın bağışlaması sana kutlu olsun, diyorlardı.
Mescid'e girdiğimde, Allah'ın Resûlü, Müslümanların ortasındaoturuyordu. Talha b. Übeydullah (R.A.) kalkıp koşarak yanıma geldi,elimi sıktı ve beni kutladı. Allah'a yemin ederim ki, MuhâcirlerdenTalha'dan başka kimse kalkmadı. Kâ'b, Talha'nın bu nâzik davranışınıhiç unutmazdı.
Kâ'b sözlerine söyle devam etti:
Allah'ın Resûlü'ne selâm verdiğim zaman sevincinden yüzü aydınlandı ve şöyle buyurdu:
"Dünyaya geldiğin andan beri üzerinden geçen günlerin en hayırlısı ile seni müjdelerim."
"Ey Allah'ın Resûlü, sizin tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?" diye sordum.
"Benim tarafımdan değil, Yüce Allah katından" buyurdu.
Allah'ın Resûlü, sevindiği zaman yüzü daha da aydınlanır, hattâ ayparçası gibi olurdu ve biz bundan sevindiğini anlardık. Allah'ınResûlü'nün yanına oturduğum zaman,
"Ey Allah'ın Resûlü, Tevbemi tamamlamak için bütün malımı Allah veResûlünün yolunda sadaka olarak dağıtacağım" dedim. Allah'ın Resûlü,
"Malından bir kısmını elinde bırakman senin için daha hayırlıdır" buyurdu. Ben de şöyle dedim:
"Ey Allah'ın Resûlü, Hayber'deki payımı elimde bırakacağım, Allah, benidoğruyu söylediğim için bağışladı. Hayatta kaldığım sürece amacım,doğruyu söylemek ve tevbemi tamamlamaktır."
Dediğim günden beri doğru sözlülük sâyesinde Allah'ın, kimseyi bendendaha güzel şekilde mükâfatlandırdığını bilmiyorum. Yine Allah'a yeminederim ki, Allah'ın Resûlü'ne bu sözleri söylediğim andan bugüne kadar,bilerek yalan söylemedim ve bundan sonra kalan ömrümde de Allah'ın beniyalan söylemekten koruyacağını umuyorum.
Kâ'b sözlerine şöyle devam etti:
Bunun üzerine Hz. Allah şöyle buyurdu:
"1 - Andolsun ki, Allah Peygambere içlerinden bir kısmı dönmeküzereyken ona uyan Muhacirlerle, Ensâr'a lütfedip tevbelerini kabuletti; çünkü o, çok esirgeyicidir ve çok merhametlidir. "
2 - (Tebük seferinden) geri bırakılan üç kişiyi de Allah bağışladı:Çünkü o derece bunalmışlardı ki yeryüzü bunca genişliği ile onlara dargelmiş ve vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı.
Sonunda Allah'dan kurtuluşun ancak Allah'a sığınmakta olduğunuanlamışlardır. Bundan sonra Allah, onlar da eski hallerine dönsünlerdiye, tevbelerini kabul etti. Şüphesiz ki Allah, tevbeleri çok kabuledici, çok merhamet edicidir.
3 - Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun. (Tevbe Sûresî, âyet: 117 - 119)
Kâ'b sözlerine şöyle devam etti:
"Allah'a yemin ederim ki, Allah beni İslâm nimetine kavuşturduktansonra Allah'ın Resülü'nün huzûrunda doğru söylemek ile, yalan söyleyiphelâk olanların durumuna düşmeyişimden daha üstün bir nimeti banavermedi. Allah, kimseye söylemediği ağır sözü, yalan söyleyenlerhakkında söyledi ve şöyle buyurdu:
"Onların yanlarına döndüğünüzde kendilerine ilişmemek için size Allahadı ile yemin ederler. Onlardan uzak durun; çünkü onlar murdardırlar.Yaptıklarının cezası olarak gidecekleri yer de cehennemdir, Onlardanhoşnud olmanız için size yemin ederler. Siz (onlardan) râzı olsanız daAllah fasıklardan râzı olmaz.
Kâ'b sözlerini şöyle tamamladı:
"Biz üçümüz diğerlerinden geriye bırakılmıştık. Allah'ın Resûlü onlarınyeminlerini kabul edip kendileriyle biât etti ve onlar için mağfiretdiledi. Bizim işimizi de geri bıraktı. Sonunda Allah bu mevzudayukarıda açıklandığı gibi hüküm verdi. Allah'ın buyurduğu bu ayrılıştanmaksat, üç kişinin gazâdan geri kalmış olması değildir; belki Resûlü'neyemin edip özür beyân edenlerin özürlerini kabul ettiği kimselerinişlerinden, bizim işimizi ayırıp geriye bırakmış olmasıdır"
BUHÂRİ VE MÜSLİM
Başka. bir rivâyet şöyledir:
Allah'ın Resûlü Tebük savaşına Perşembe günü çıktı; çünkü perşembe günü yola çıkmayı severdi.
Daha başka bir rivâyet de şöyledir:
Gündüzün ancak kuşluk zamanı seferden evine dönerdi. Seferden döndüğüzaman önce Mescid'e gider, iki rek'at namaz kılar ve sonra oradaotururdu.
Kaynak: Riyazü-s Salihin 19.20.21.Hadisler