Vallaha bırakmaz Üye Ol

Reklam / Sponsor

Gönderen Konu: İmanın Kezzabı: GAFLET  (Okunma sayısı 254 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı albayrak

  • ****************
  • İleti: 19561
  • Rep Puanı : 64626
  • Cinsiyet: Bay
  • ATATÜRK' ÜN ASKERİ
    • http://www.albayrakforum.com
İmanın Kezzabı: GAFLET
« : Ekim 04, 2009, 11:06:05 ÖS »



En Diri Gönüllere Bile Kezzab: GAFLET
Prof. Dr. Abdulhakim YÜCE

Uyur-gezer gibidir gafil; yürür, fakat yürüdüğünün farkında değildir.Bir şeyler yapar ama, ne yaptığını tam kestiremez. Hedefsizdir, çokdefa abesle iştigal eder; eder de hep yürüdüğü yollara ve içindeyaşadığı zamana yenik düşer. Doğrusu, onun davranışlarında bir gayearamak da beyhudedir; zira o bakıp da görmeyen, işitip de anlamayanöyle bir şaşkın ve öyle bir dalgındır ki, bazen etrafında cereyan edenkızıl-kıyamet hâdiselerden bile habersiz yaşar.


Sözlüklerde gaflet kelimesi, bir şeyi terk etmek, ihmal etmek, uyanıkbulunmamak, nefsin arzularına uyarak zamanı boşa geçirmek, önemsizşeylerle uğraşmak, olandan bitenden habersiz olmak, dalgınlık,dikkatsizlik, boş bulunma, aymazlık, tedbirsizlik gibi anlamlardakullanılır. Terim olarak gaflet, ana hatlarıyla, kişinin hevâ-i nefsineuyarak enfüste ve afakta var olan Allah’ın âyetleri üzerindedüşünmemesi, anlamaya çalışmaması; neticede dünyaya geliş gayesiniihmal edip ömür sermayesini boşa harcaması anlamına gelmektedir.
Bilindiği gibi insan birbirine zıt unsurlar taşıyan yapısıyla diğervarlıklardan ayrılır. Onu diğerlerinden ayıran üç temel özellik şuşekilde sıralanabilir:

1. İnsan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Yüce Allah, halifeolarak yaratıp yeryüzünde iskân ettirdiği insanoğluna, yeri ve göklerimusahhar etmiş; eşya ve hadiselere müdahale yetkisi, yani sınırlarınıYüce Rabb'imiz'in belirlediği bir tasarruf1 yetkisi vermiştir. Butasarruf, İslâm kültüründe ‘tekvinî ahkâm’ şeklinde adlandırılan tabiatkanunlarına uymakla gerçekleşir. Aslında bu durum sünnetullahın da biryönünü oluşturur ki, Allah’ın bu sünnetinde herhangi bir değişiklik sözkonusu değildir. İlk insandan bu yana oluşturulan kültür, medeniyet,teknik ve sanat bu tasarrufun meyvesidir.

2. Diğer temel özellik düşünme kabiliyetidir. İnsan, kendisiniyaratan Rabb'ini ve sıfatlarını düşündüğü gibi, maddî-manevî yönlerdenkendisini, akraba-dost ve ailesini, yarınını, niye yaratıldığını, dünyahayatı neticesinde nasıl bir sonla karşılaşacağını, ahirettekidurumunu, etrafında olup biten olayları, iyiyi-kötüyü, sonsuzluğu,astronomik ve astrolojik olayları vs. düşünür. Bu özelliği ile insan,bütün varlıkla ilişkilidir.

3. İnsanı insan yapan diğer bir özellik de sosyal bir varlıkolması gerçeğidir. Allah tarafından yalnız başınahayatınısürdüremeyecek özellikte yaratılmış; böylece hayatın birçok gereklerinive olgunlaşma ameliyesini ancak diğer hemcinsleriyle ilişkileri sonucugerçekleştirebilecek bir özelliğe sahip kılınmıştır. Bu sayede bilgibirikimi, aktarımı ve paylaşımını gerçekleştirdiği gibi medeniyetler deoluşturmaktadır; güç durumda kalanlara el uzattığı gibi, sevinçlerinide paylaşmaktadır; sevdiği gibi nefret de etmektedir vs…

İnsanın bu temel özelliklerinin yanında, anlaşılması güç bir iç âlemesahip olduğu da diğer bir gerçektir. Vicdan ve nefis gibi içmekanizmalara sahip olan insan, birbirleriyle çatışan ve zıtlıklaroluşturan çok sayıda duyguya sahiptir. Kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ,âlem-i emre ait Rabbanî latifeler, irade, idrak, şuur, his ve duygularvicdan mekanizmasını meydana getirirken; her türlü şehevî arzu, istekve kaprisler, kin, nefret, öfke, inat gibi belli hikmet ve gayeler içininsana verilen duygular da nefis mekanizmasını meydana getirirler... Buiki mekanizma âdeta hep birbirinin aleyhine işler.

Diğer taraftan insan sever, nefret de eder; üzülür, sevinir de;affeder, öç almaya da kalkışır; çok eski bir olayı hatırlar, kendinibile unutur; hiçbir ayrıntıyı kaçırmaz, ciddi tedbirsizlikler de yapar;dosdoğru yaşar, farklı kimliklere de bürünür… Bu listeyi uzatmakmümkündür. Dikkat edilirse saydıklarımızın bir kısmı insanın aleyhineolan, onu lekeleyen, zor durumda bırakan, ahlâkî zafiyetine sebep olan,hem Allah hem vicdan hem de toplum nazarında suçlu olma neticesidoğuran duygu, hâl ve pratiklerdir. İşte bu olumsuz hallerden birisi dekonumuz olan gaflettir. Evet, insan maalesef zaman zaman gaflete düşerveya gafil avlanır. Yani yapması gereken bazı şeyleri terk eder, nefsinarzularına uyar, tedbirsizlikler yapar, zamanını boşa harcar, kendiniilgilendirmeyen veya önemsiz işlerle uğraşır, önemli olaylar karşısındaduyarsız kalır, aynı delikten müteaddit defalar ısırılır, kandırılır vs…

İnsan hayatında gafletin yoğunluk kazandığı hususları üç ana gruba ayırmak mümkündür.

Yaradılış Gayesi Konusunda Gaflet
Kur’ân-ı Kerim’in beyanıyla, insan bu dünyaya başıboş bırakılmak,hiçbir kurala tâbi olmaksızın yaşamak, sonra da toprağa karışıp yokolmak üzere gönderilmemiştir. O, kendisini yaratan, çeşitli nimetlerledonatan Rabb'ini tanımak ve O'na ibadet etmek, dünyada yaptıklarıylacennete layık bir varlık hâline gelmek ve neticede Allah'ın rızasınanail olmak için yaratılmıştır. İşte önce bu gayeyi, sonra da Allah’ıunutmak ve yapması gerekenler karşısında duyarsız kalmak en büyükgaflettir. Kur’ân’da bu gaflet inkâr edenlerin bir vasfı olarak dilegetirilmekte ancak mü’minlerin de ders alıp tetikte olmasına bir engelbulunmamaktadır. Zira Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmemiz için herâyetini bize hitaben nazil olmuş gibi okumamız ve ona göre davranmamızgerekmektedir..

Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz Cehennem için cinlerden ve insanlardanöyle kimseler yarattık ki onların kalbleri vardır ama bu kalblerleidrâk etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardıronlarla işitmezler. Hâsılı onlar hayvanlar gibi, hatta onlardan daşaşkındırlar. İşte asıl gafil olanlar onlardır.” (A’raf Sûresi, 7/179)“Sen o hasret ve pişmanlık gününü, o haklarında ilahî hükmün yerinibulacağı günü anlatarak uyar onları! Ama onlar gaflet içindeler, halaiman etmiyorlar onlar.” (Meryem Sûresi, 19/39) “İnsanların hesap vermevakti yaklaştı. Ama onlar hala gaflet içinde haktan yüzçevirmektedirler.” (Enbiyâ Sûresi, 21/1)

İnsan bir yönüyle madde, bir yönüyle de mana âlemiyle ilgilidir;ikisine ait unsurlar taşımaktadır. Ve dünya hayatı, bu iki zıt unsurunmücadele ve mücahede meydanı hükmündedir. Ciddi gayretler gösterilmezve uyanık davranılmazsa maddenin manaya galip gelmesi kaçınılmazdır.Çünkü dünya hayatıyla, ruhun denenip imtihanlardan geçirilerekyüceltilmesi hedeftir. Dünya, imtihana konu olma görev ve özelliğigereği, tatlı, süslü ve çekici kılınmıştır. Ancak âyet ve hadislerde,bu özelliğe dikkat çekilerek, insanların gaflete düşmemeleri içinuyarıldığı görülmektedir. Sadece bir âyet zikretmek istiyoruz:

Bilin ki, dünya hayatı oyun, eğlence, süs, aranızda övünme,mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu tıpkı bir yağmura benzerki, bitirdiği bitkiler çiftçilerin hoşuna gider, sonra kuruyuverir,bakarsın sararıp solmuş, un ufak olmuş, dağılıp gitmiştir... Dünyahayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadîd Sûresi, 57/24)

Öyle anlaşılıyor ki dünya ve içindekilere gereğinden fazla değer vermekve bağlanmak gafletin temel sebepleri arasında yer almaktadır. Zira malve evlât başlı başına birer imtihan vesilesi olduğu gibi, helâl-haramdemeden malı çoğaltma yarışı ve bu iş için girişilen ticaret ve alımsatım, dünyadan hiç ayrılmayacakmış gibi ona bağlılık ve tûl-i emel,karşı cinse, makama ve çeşitli lezzetlere düşkünlük, ‘gününü gün etme’mantığı… Evet, bütün bunlar kişinin yaradılış gayesinden gafletedüşmesine sebep olmaktadır. Elbette bunlar aynı zamanda birer nimettirve insanların tasarrufuna sunulmuşlardır ancak istenen husus gafletedüşmeyecek şekilde denge kurmaktır. Bu denge en güzel şekliyle, meşrudaireyi aşmamak, başta zekât olmak üzere malın, ilmin ve sağlığınhakkını vermek ve harcamaları ihtiyaçla sınırlandırmak suretiylekurulabilir. Yani helal dairesi keyfe kâfidir, kazandıklarımızın içindeihtiyaç sahiplerinin hakları vardır ve ihtiyaçtan fazla harcamaneticede israfa götürebilir. Bu arada şunu da ifade etmek, yapılandeğerlendirmeye aykırı görülmemelidir: İnanan insanların ülke ve dünyaçapında sayılı zenginler arasına girmelerinde, belirtilen ölçülereuyulduğu takdirde, herhangi bir engel olmadığı gibi esasında bunateşvik de edilmiştir.

Ölümün ve sonrasında karşılaşılacak hâllerin düşünülmemesi de gafletsebepleri arasındadır. Her insan ölecek ve dünyada yaptıklarından hesapverecektir. Bu gerçeği hatırlatmak insanları ölümle tehdit etmekdeğildir; ancak gaflet perdesini yırtan en etkili şeyin de ölümühatırlamak olduğu unutulmamalıdır. Onun için Efendimiz “Lezzetleri yakıp yıkan ölümü çokça zikredin.”2buyurmuştur. Bu hadisi, ‘Dünyadan hiç lezzet almayın, her türlü zevktenkaçının.’ şeklinde anlamak yerine, ‘Bu yüzden gaflet perdesinebürünmeyin veya gaflet perdesini en etkili şekilde yırtan şey ölümühatırlamaktır.’ şeklinde anlamak daha isabetlidir. Kısacası sadecedünya hayatına razı olunmamalıdır. Bu konu âyette şöyle dilegetirilmektedir: “Bildikleri, sadece dünya hayatının dış görünüşüdür; ama ahiretten habersiz, gafildirler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/7) Gaflete dalıp ahiret gününü ve Allah’ın huzuruna çıkmayı unutan kişilere o gün şöyle denilir: “Sizdünyada bugüne kavuşmayı nasıl unuttuysanız, Biz de sizi öyleceunutacağız. Yeriniz ateştir ve sizin için yardımcılardan hiç kimse deyoktur.” (Casiye Sûresi, 45/34)

“Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.”(Haşir Sûresi, 59/19) âyeti de insanın tipik özelliklerinden birinibeyan etmektedir. O, kendi adına hesap ve kitabı düşünmediği gibi belave musibetleri de hep başkası için düşünür. Mesela etrafında sürekliölümlere şahit olduğu hâlde birgün ölebileceğini düşünmez. Nefs-iemmâresi külfet ve hizmet söz konusu olduğunda kendisini unutturur,fakat ücret alma ve zevklerden yararlanma söz konusu olunca hemen ileriatılır. İşte gaflet budur…

Haris El-Muhasibî de “İlk musibet; kalbi ahireti zikredipdüşünmekten alıkoymaktır.” der ve sözlerini şöyle sürdürür: “Bundansehiv, sonra nisyan, sonra gaflet, arkasından Allah’ın emirleriniyerine getirmeme, daha sonra da günah işlemekten ileri gelen kalb pasıve katılığı gelir. Bu son ikisiyle ahiret düşüncesi tamamenperdelenir.” 3

Çevrede Olup Biten Hâdiselere Karşı Gaflet
Sosyal bir varlık olduğumuz için çevremizde olup biten olaylaraduyarsız kalmak da bir gaflettir. Akrabalarımızla ilişkilerimizden,dostlarımızın dert ve sevinçlerini paylaşmaya; yardıma muhtaç insanlarael uzatmaktan, savaş, tabiî afet vb. sebeplerle sıkıntıya düşenlereyardım etmeye; ülke kalkınmasına katkıda bulunmaktan, insanlığa, baştaİslâm olmak üzere, her türlü güzelliği ulaştırmaya varıncaya kadardeğişik meselelere duyarlı olmak kulluk vazifemiz ve gaflettenkurtulmanın bir gereğidir. Zira Efendimiz'in ifadesiyle, “Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen onlardan olmadığı” gibi, şu duyarlılıklar da Müslüman’ın Müslüman üzerindeki haklarındandır: “Onarastladığında kendisine selâm vermek, yemeğe davet ederse icabet etmek,öğüt isterse öğüt vermek, aksırır da Allah’a hamd ederse“yerhamükellah” (Allah sana merhamet etsin) demek, hastalanırsakendisini ziyaret etmek, ölürse cenazesinde hazır bulunmak….”4

Bu ve benzeri konulardaki gaflet sadece insanî görevlerin ihmalideğildir, aynı zamanda büyük bir kısmı kul haklarını ihlal veya değişikseviyelerde günaha girmek anlamına da gelir.

İç Âleme (Enfüs) Yönelik Gaflet
Bilindiği gibi insan maddî varlığının yanı sıra bir de manevî varlığasahiptir. Yeme-içme, temizlik, dinlenme, gerektiğinde sportif faaliyet,hastalanma durumunda tedavi vb. yollarla maddî yönden ihtiyaçlarıkarşılanmış ve sağlıklı bir şekilde devamı sağlanmış olur. Manevîcepheyi oluşturan akıl, zihin, ruh, kalb, nefs ve daha başka unsur vemekanizmaların da sağlıklı beslenmeye ve onlara uygun gıdalaraihtiyaçları bulunmaktadır. Bu ihtiyaçlar, bilgi, sanat ve en genişanlamıyla inanma ve bunun gereği olan ibadetle karşılanmaktadır.Bunlara karşı duyarsızlık iç âlemimizin ihmali anlamına gelen birgaflettir. Dolayısıyla cehalet bir gaflet olduğu gibi, her çeşitsanattan mahrumiyet ve sanata ilgisizlik de bir gaflettir. Ancakbunların en büyüğü Allah’ı zikretme noktasındaki gaflettir. Busonuncusu üzerinde birkaç cümle ile durmak isteriz.

Zikir, Kur’ân’da genellikle Allah’ı anmak, O’nu daima hatırlayıp hiç unutmamak manalarına kullanılır. Bir âyette “İçinden yalvararak ve korkarak, aşikâre olmayan hafif bir sesle Rabb'ini an da gafillerden olma.” (A’râf Sûresi, 7/205) lafızlarıyla anlatılan zikrin, gafletin zıddı olduğu, “Unuttuğunda hemen Rabb'ini an.” (Kehf Sûresi, 18/24) âyetiyle teyit edilmektedir. Bir âyette de dünya malı ve çoluk-çocuğun, insanı Allah’ın zikrinden alıkoymaması (MünâfikûnSûresi, 63/9) gerektiği belirtilmektedir. Bir yandan kalblerin vegönüllerin ancak zikr-i ilahî ile itminana ulaşabileceği vurgulanırken,(Ra’d Sûresi, 13/28) diğer yandan hakkın zikrinden yüz çevirenin darbir geçimle karşı karşıya geleceğine (Taha Sûresi, 20/124) dikkatçekilmektedir.

Kur’ân, zikir için bir sınır koymayıp çok kelimesini kullanmaktadır.Zikir için zaman, mekân ve pozisyon ayırımı yapılmadan âdeta sınırkonmamıştır. Öyle olması gayet tabiîdir, çünkü perdeleri kaldırarakSonsuz’la irtibat kurmanın en ideal şekli zikirdir. Zikrinözelliklerinden biri de mütekabiliyet sırrıdır, yani ona zikirlemukabele ediliyor olmasıdır. Yüce Allah “Beni zikrediniz ki, ben de sizi zikredeyim” (Bakara Sûresi, 2/152) buyurmuştur.

Dikkat edilirse zikir bütün ibadetleri bünyesinde toplayan şemsiye birifadedir. Dua etmek, Kur’ân okumak, namaz kılmak, hacdaki menâsik veakla gelebilecek başka ibadetler hep bu şemsiyenin altına girer.Aslında zikir, kâinattaki canlı-cansız bütün varlıkların, kendi hususîdilleri ve tavırlarıyla sürekli ve programlandıkları bir şekildeyaptıkları faaliyete veya zikir korosuna insanın iradî olarakkatılmasıdır. Melek-cin, canlı-cansız bütün varlıkların hep berabericra ettikleri bu faaliyete katılmamak ve duyarsız kalmak en büyükgaflet olmaz mı?

Bir de yapılan ibadetlerin farkında olmamak, bir nevi âdet yerinibulsun diye yapmak, diğer bir ifadeyle ibadetlerdeki sığlığın da ayrıve yaygın bir gaflet olduğuna dikkat çekmek gerekir. Kime ve niçinibadet edilmekte, hangi keyfiyet ve derinliğe ihtiyaç bulunmakta,okunan âyet ve tesbihler ne anlam taşımakta, secde ile kime ve nederecede yaklaşılmakta, sadaka önce kimin eline ulaşmakta, namazınsonunda sağa-sola niye selam verilmekte… Eğer bu soruların cevabıgereğine uygun verilemiyor ve uygulanamıyorsa ibadetlerimizde ciddi birgafletimiz var demektir.

Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kabul olunacağına tam inanmışolarak Allah’a dua edin. Bilin ki Allah, gaflet içinde olan (yani nesöylediğini, söylediğinin nereye varacağını bilmeyen, Allah’ın bütünduaları kabul edebilecek bir kudrette olduğundan gafil olan) ve lehviçinde olan (yani âdet yerini bulsun diye) dua eden bir kalbin duasınıkabul etmez.” 5

Mâûn Sûresi'nde de konuya şöyle dikkat çekilmektedir: “Vayhâline şöyle namaz kılanların ki, onlar namazlarından gafildirler.İbadetlerini gösteriş için yaparlar, zekât ve diğer yardımlarınıesirger, vermezler.” (Mâûn Sûresi, 107/4–7)

Namazdan gafil olmak, ona gerekenönemi vermemek, vaktinin gecikip gecikmediğine pek aldırmamak, cemaatlekılmaya itina göstermemek, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem)’in ifadesiyle secdeleri horozun daneyi yerden alması(gagalaması) gibi yapmak, namazda okuduklarından gaflette bulunmak yaniokuduğunda akıl ve kalbin başka şeylerle meşgul olması ve okunanlarıduymaması, idrak etmemesi dolayısıyla kıldığı namazların kendisiüzerinde güzel tesirlerinin bulunmaması anlamlarına gelir. Namazdazaman zaman zihnin başka düşüncelere dalması insanın elinde olmayan birşeydir ancak, insan dikkatini toplamaya gayret etmeli değişik yollarlagafleti dağıtmaya çalışmalıdır.

Kur’ân okuma, dua etme, tesbihat yapma, oruç tutma, zekât verme gibidiğer ibadetlerimiz için de benzeri bir gaflet söz konusudur. Öyleolunca da iç âlemin yeterince doyurulduğu söylenemez.

Netice
Bazı konular zıtlarıyla daha iyi anlaşılmaktadır. Gafletin zıttı,tasavvuf kaynaklarındaki geniş anlamıyla yakaza ve zikirdir. Ayrıcaihsan ufkundaki bir hayat tarzı da gafletin panzehirdir. Gaflet birunutma olunca buna sebep olan nefsi de iyi tanımak gerekir.

Diğer taraftan ömür sermayesinin en kârlı bir şekilde harcanması yanizamanın gereğine uygun değerlendirilmesi gaflete düşmemeninşartlarındandır. O zaman her ânın hakkı verilmelidir. Bütün gayreti‘ân’a yöneltmeyen kişi, bir an sonra geçmiş olacak anların karanlığındakalmaya kendini mahkûm eder. Bu da pişmanlık, cehalet, bencillik vebağımlılık doğurur. Geçmiş mazidir, geleceğe ulaşıp ulaşamayacağımız dabelli değildir. Öyle ise her ânı salih bir daire içinde dolu doluyaşamaya bakmalıyız. Kısacası gafleti yıkmak için ibnu’l-vaktolmalıyız. Yazımızı Yunus Emre’nin konumuzla ilgili bir şiiri ilebitirelim:

Aciz kaldım zalim nefsin elinden
Şol dünyanın lezzetinden doyamaz.
Aynını (gözünü) almıştır gaflet gömleğin
Ömrünün gelip geçtiğini bilemez.

İlâhî gaflet gömleğin giyene,
“Müslüman” der misin nefse uyana?
Kazanıp kazanıp verir ziyana
Hak yoluna bir pulunu kıyamaz.

İlâhî, gafletten uyar gözümü,
Dergâhında kara etme yüzümü
Yunus eder, gelin tutun sözümü
Dünya seven, ahireti bulamaz.

* Y. Y. Üniv. Ilâhîyat Fak. Öğrt. Üyesi
ayuce@yeniumit.com.tr

Dipnotlar
1. Bu tasarruf yetkisi için bkz: Câsiye Sûresi, 45/12–13.
2. Tirmizi, Zühd 2.
3. El-Muhasibî, Er-Ri’aye li Hukukillah, (Kalb Hayatı), 35.
4. Müslim, Selâm 4,5.
5. Tirmizî, Daavat 65.
Konuyu Paylaş:
  facebook  twitter  google  google

Seo4Smf Tagleri:
 

Benzer Konular

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
221 Gösterim
Son İleti Ağustos 13, 2008, 03:11:27 ÖÖ
Gönderen: Fosil_Heart
0 Yanıt
138 Gösterim
Son İleti Eylül 01, 2008, 06:33:26 ÖS
Gönderen: EzeL
1 Yanıt
228 Gösterim
Son İleti Nisan 02, 2009, 02:04:14 ÖÖ
Gönderen: Fosil_Heart